Jan 29, 2011

öğle saatinde olmaz.

Öğle saatlerinde sevilen insana adanmak amaçlı oraya buraya yazılarak ilan edilen "sevemedim karagözlüm seni doyunca", bırakıp gittin beni göte giren şemsiye açılmaz şimdi" tarzı acıklı yazılar yasaklansın! birileri bu insanlara anlatsın, öğle saatlerinde olmaz bu işler. gel arkadaşım şöyle otur, biraz iç akşamından, gece olunca efkarlan, beyni aç sonsuza kendine ait bir şeylerin çıkmasına izin ver. yaz sonra yakar falan. ne bu böyle öğle saatinde dişinde kalmış beyaz peynirle oturup bilgisayar başına aşk acılarını dünya aleme duyurma amacındasın, ha. noluyor yani, inandırıcı mı bu şimdi. akşamüstü olsa, bir derece geçerliliği var ne de olsa uyanmış olup evde sıkılarak sevdiceği düşünüp geçirilen saatlerin sayısı artmış oluyor lakin yine de olmaz arkadaşım, böyle acıklı durum beyanları gündüz yapılmaz aslen, gün ışıldarken okula/işe gidilir, yemek yapılır, çamaşır/bulaşık yıkanır, ev süpürülür, gerekirse arkadaşlarla bir kahve içilir, ödev varsa yapılır, gazeteler okunur vs. amma, aşk acıları uluorta sergilenmez, kimse de inanmaz böyle bir duygunun o kendinden ışıklı saatlerde ortaya çıkıvermesinin gerçekliği yansıttığına.

sen sen ol, acını geceye sakla arkadaş.

saygılar.

Jan 18, 2011

shit happens



bugün bölümdeki tuvaletlerden birinin kapısını açtım ve bir parça kaka ile yüzleştim. bu fiili özellikle seçtim çünkü aslında herkesin başına gelen iğrenç bulduğumuz ama biraz da kanıksadığımız bu durumla ilk kez tam anlamıyla bir yüzleşme yaşadım bugün. her zamanki gibi hemen kapıyı kapatıp bir cesaretle başka kapıyı açmak yerine bir an "merhaba kaka" dedim ve güldüm. benden önce biri gelmiş ve onu oraya bırakıp gitmişti. bir an böyle düşününce tüm durum iğrenç değil komik gelmişti. kaka tüm gerçekliğiyle orada duruyordu işte ve bana ait değildi. elbette bizden önce birileri aynı tuvalete girip işiyor sıçıyor ama biz bunlarla karşılaşmadıkça aldırmıyoruz. bunun da gitmiş olması ve benim görmemiş olmam gerekiyordu ama orada duruyordu işte. o tuvalette kendi hakimiyetini kurmuştu, o gidene kadar kimse oraya giremezdi. başkasının -muhtemelen- her gün gördüğü, hatta artık bakarken görmediği kakasına bu sefer ben bakıyordum. boş bir tuvalet, bağımsız bir kaka ve ben. acaba kimden çıkmıştı. belki asistanlardan, belki arkadaşlarımdan birinden ve hatta belki öğretim üyelerinin tuvaletine yetişemeyen bir hocadan olabilirdi. kimin yaptığını bilseydim kesin o insana karşı yaşlıların "biz senin bezli halini hatırlarız" tavrı gibi bir tavrım oluşurdu, "kakan kadar konuş be" gibi çıkışlar yaptığımı düşündüm. ya da başka açıdan bakınca da belki yüzünü bile hiç görmediğim birinin kakasını görmüş bulunmaktaydım. belki kakasıyla kendisinden önce tanışmış bulundum. belki onu bırakan kişi şu an kantin sırasında ya da evine giden otobüste birilerinin kakasıyla karşılaştığından habersiz yaşayıp gidiyordu. belki kakasının o tuvalette sergilendiğinin farkında bile değildi, onun gittiğini düşünüyordu, aceleyle çıkıp arkasına bakmamıştı. dünyanın binbir türlü hali var lakin kaka denilen şeyin pek de farklı hali yok. ceteris paribus, insan dediğimiz türün kaka çeşidi belli, hepimiz aynı kakayı yapıyoruz. ama nedense kendimizden çıkan görece daha katlanılır oluyor. bugün tuvaletin kapısını açıp bu sahipsiz kakayla karşılaşınca, sırf bana ait olmadığı için öyle iğrenç ya da garip falan hissetmedim. "bir kaka gördüm dünyam değişti" gibi bir durum da söz konusu değil elbet. çok naif bir kabullenme anıydı. öyle işte, anlatayım azıcık kaka felsefesi yapayım dedim. bir daha tuvaletin kapısını açıp bağımsız bir kakayla karşılaşırsanız selamımı söylersiniz artık.



Jan 7, 2011

2011, 20 artı 11 eşittir 31 *


günlerdir içim içimi kemiriyor. 
ulan ne güzel yazmış miss piggy diyorum. çok boşladın duygu (banada havalı bir isim bulalım yahu olmuyor böle lili'mi olsun nolsun??), olmaz böyle diyorum. uykularımdan uyanıyorum, ter basıyor!

şimdi de aslında hazırlanıp evden çıkmalıyım fakat baktım böyle olmayacak bu suçluluk duygusu ile daha fazla yaşayamayacağım. kırdım kıçımı oturdum threesome'mızın başına! zamanında ben ingilterelerdeyken itinayla olan bitenden haberdar ettiniz beni. ah peki ya ben hayırsız arkadaşınız, ya ben, ya ben?? söz daha sorumlu bir blogger olacağım! yazacağım çizeceğim!

öncelikle yeni yıla balak'la beraber girdik, sevgililerimizin ve arkadaşlarımızın yanında! gerçi kelimenin tam anlamıyla değil çünkü m. beni tuvaletin kapısının önünde bekliyordu. ben yine 12'ye tuvalette kahkullerimi düzeltirken girdim. her neyse ilk dakikalar kahkahayla geçti bu sayede. yeni yıl bize neler mi getirdi?? aşk, sevgi, başarı, barış diye zırvalayayım diyecektim ama hayır! burçak ve merve'yi getirdi. beraber guitar hero falan oynadık. özgür güzel sesiyle bize şarkılar söyledi. böyleyken böyle işte. sakin, eğlenceli, kurabiyeli, benim güzel güzel dilimlediğim ama kimsenin yemediği mükemmel peynir-li bir gece geçirdik! ve keşke miss piggy'de yanımızda olsa dedik!

2010 yılını değerlendirmek istemiyorum. çünkü çok pislik bir yıldı. stres stres stres şeklinde geçti bile diyebilirim. erasmus oldu olmadı, gittim gidiyorum, geldim geliyorum, okul bitti, bitiyor, işsiz kalıyorum, kaldım, özel öğrenci oldum oluyorum... gibi bir çok saçmalık ile doluydu. güzel planlar uğruna yanı başımızdan gidenler oldu çokça.. böle nalet, pislik bir yıldı anlayacağınız! şaka bir yana 2010 biraz zorlu bir yıldı.

2011'e gelince bu sene artık planladığım, kendimden yola çıkarak hazırladığım, kişisel gelişim kitabımı bayilerden alabileceksiniz. ay dışarı çıkmam lazım kaptırdım gidiyorum!

devamı gelecek...
* başlık uykusuz dergisinden alıntılanmıştır.

 çocuk kitabın ana kahramını ile tanıştırayım sizi , limon. 
eskiz aşmasında kendisi. 

biraz benden biraz kültür sanat.

gece gece canım sıkılıyor ah okuyucu vah diğer blogger kardeşlerim, threesomelarım.
yine ders çalışmak durumlarında olmak, bir sınavı geçmek hissiyatı sardı dört bir yanımı - hatıralar da cabası.
girmem gereken sınav almanca olup çalışmam gerekenlerde güzide dil almancaya dair her şeydir.
beynimin öğrendiklerini ne de çabuk dışladığına bir kez daha büyülenerek tanıklık ediyorum.ah ulan acımasız hayat, yıllardır bu dile çalışıyorum, ben bıktım o bıkmadı benden.
yeni yılla ilgili bendeniz de bir yazı yazmayı hayal ediyorum elbet yazacağım da ama şimdilik beklemeniz gerekiyor zira ufak bir ara verdim birazdan çalışmaya devam etmem gerekiyor.
bu aralar kendi hayatımla ilgili - çok seviyor ve sevgilimle daimi mutluluklar yaşıyor olmamın dışında- neler anlatabileceğimi de bilemiyorum. evet, günler ilerledikçe daha bir funky daha bir krumpy kadın oluyorum adeta, saatlerce dans edebilecek bir enerji fışkırması da olmuyor değil ve kendimi stüdyoda hoplarken buluveriyorum. eh çalışmamdan da anlaşıldığı üzere almanca kursuna devam etmek niyetindeyim, beni yataktan kaldıracak bir güce ihtiyacım var. anladığım üzere uzunca bir süre daha işsizim, malum ülkemizde bazı şeyler kolay elde edilmiyor.
sevgilim bana -www.talesofmereexistence.com adresini tanıttı geçen gün, videoları büyük zevkle izledik beraber, tavsiye ederim Levni Yilmaz'ın kafasında yolculuk etmenizi.
bunun dışında pek ödüllü yeni Sophia Coppola filmi "Somewhere" i izledik, ne olduğunu pek anlamadık, Ferrari sponsor mu oldu diye şüphelendik, çok dikkatimizi çekmedi film velasıl.
sonra "The Tourist" de felaketti, Angelina Jolie Johnny Deep'in teyzesi gibi gözüküyordu, acil kilo alsın o kadın yoksa gitti giden ben diyim. film de pek iç açıcı değildi, insanda acilen pılını pırtını toplayıp Venedik'e yerleşme hissi yaratıyordu o kısım ayrı. Dün de "Guliver's Travels"ı izledik, öyle mantık hatalarını, filmdeki detaysızlıkları falan eleştirme gibi bir niyetten yoksun izleyerek eğlendik, güldürdü bizi ve sinema salonunda akşam 21.50 seansında koskoca salonda 14 kişi vardı ve dağılım 7 kadın 7 erkek olarak eşitleniyordu, anlaşılacağı üzere 7 tane çift olarak izlendi bu komedi filmi,damm it!
şimdilik böyle sayın satırları takip etmekte olan gözlerin sahipleri, canlarım.
almanca beni bekler ya da deutschland über alles.
caio!

Jan 4, 2011

growing apart?


iş bu postumuz öyle nükteli komikli olmayacak. zira bugün aklıma takılan ingilizce phrase "grow apart" beni çağrışımın pençesine düşürerek bu mecraya sürükledi. grow apart, bilindiği üzere "yavaş yavaş kopmak" anlamına gelir. lakin kelimeleri ayrı ayrı ele alırsak ayrı gayrı büyümek, olgunlaşmak gibi kekremsi bir tat veren acıklı bir manası vardır. bir zamanlar aynı eylemleri yapıp aynı şekilde hissettiğiniz o elmanın öbür yarısı insandan ve hatta o zamanki kendinizden uzaklaşmanız, hatta yabancılaşmanız durumunda kullanılabilir. "ben görsel yolla daha iyi anlıyorum yea" gibi bahanelerle bana gelmemeniz için meseleyi bir diagramla anlatmak gerekirse hemen şöyle buyrun, aşağıda epik bir growing apart mezvu bahis:



uzun bir süre boyunca iletişim kurup birbirini güncellememek, araya fiziksel mesafelerin girmesi (ah o yollar, sanki çağ atlatıyorlar) ya da farklı sosyal ortamlara dahil olmak gibi faktörler cebren ve hileyle bu growing apart hadisesinin katalizörleri gibidir. ve bloggerınız miss piggy, tıpkı sizin gibi bu faktörlerin her birine maruz kalmış bir aciz olarak hepsine ekseriyetle küfür eder. senin benim komşu rukiye teyzenin hiç önemsemediği o günlük pratikler, hatta itinayla kaçmaya çalıştığımız o rutinler aslında insanları sarmalayan sağlam ipliklerdir. sevgilinle bira tokuşturarak izlediğin how i met your mother olsun, kankanla çin yemeği sipariş edip izlediğin cuma gecesi filmleri olsun, hep aynı omletin piştiği ve aynı peynirin olduğu pazar kahvaltıları olsun. bunlar çok masum görünen, küçücük fıçıcık detaylar olabilir. ama bir yerde sürerlilikleri onları önemli kılar, çünkü aslında insanları birbirine bağlarlar (evet canım, aynen nokia gibi). aynı anda aynı şeyleri yapmak, izlemek, dinlemek işte kısaca birlikte büyümek bu şekilde günlük "önemsizliklerle" oluşan bir şeydir. araya o mendebur katalizörlerden biri girdiğinde ve tüm bunların devamlılığı hatta belki imkanı kalmayınca başka insanlarla başka günlük yaşam pratikleri öreriz ilmek ilmek. yeni rutinlerimizle belki daha mutluyuzdur belki daha mutsuz, bu total hesaplarından anlamam. ama işte o geçmişteki mihenk taşı edasındaki eylemleri bu sefer tek başına ya da başkalarıyla yaparken, o eski rutinleri örerken oluşturduğun ilmekleri bu sefer boğazında düğüm olarak bulursun. ne yediğinin tadı, ne izlediğinin gırgırı kalır, elinde avuncunda bir tek coşkun sabah ve anılar nağmeleri ile kalakalırsın.

aslında çok deterministik yaklaşmamak lazım. evet bazen araya yollar yıllar girse de hala bir elma kalabilme durumu namümkün değildir. günlük pratikler olmasa da aynı düşüncede ve hissiyatta gelişebilirsin hayatta, ama işte işimiz daha bir şansa kalmıştır bu durumda. çünkü teknoloji her ne kadar birbirimizi güncellememizi kolaylaştırsa da, birinin hangi gün hangi etkinliğe gittiğini, kiminle neler yaptığını pasif bir şekilde takip etmek ya da dinlemek ile bunları bizzat ve fiilen beraber yapmak arasında deniz akkaya'nın estetikli ve estetiksiz hali kadar fark vardır. dolayısıyla dötünüzü sosyal medya ya da türevi teknolojik mümkünatlara bağlamak pek yeterli bir çaba değildir. bazen bir şekilde olur ve happily ever after olur, bazense bir zırt olmaz ve insanlar farklı yönlerde değişir. hülasa, growing apart hayatın ketum gerçeklerinden biridir. ve geliyorum demez. önünde diz çöküp merhamet dilenmek nafiledir, mission completed'tir, o kişi ile ayrı dünyaların insanı olmuşsunuzdur. feleğin çemberinden atlayayazmış birlikteliğiniz fail olmuştur. selam verip ayrı yollarınızı arşınlamaya başlarsınız. ne elem, ne keder yüklü, içim şişiyor. yoksa sadece bana mı böyle buruk geliyor growing apart, insanların kolay adapte olduğu bir süreç mi bilmiyorum tabi.

velhasıl kelam, bana bu growing apart hadisesine direnmeye çalışır bir haliyet-i ruhiyeyi anımsatan ve penceremden dışarı süzgün süzgün bakarken hiçbir koşulda kopmamak istediğim insanları ve onlarla paylaştığım güzel rutinleri andırtan, düşündürten bir şarkıyla sizleri bugünkü iç bunaltan vaazımdan salıveriyorum,
ilhan erşahin ve sahara lounge'dan gelsin,
fly: http://dinlea.com/369225 (fizy'i under construction gördüm, ne idüğü belirsiz sitelere talibiz)

Dec 29, 2010

idari meseleler

bu arada "yeni yıl yeni bıdı" furyasına uyarak logomuzu da değiştirdim, umarım "like edersiniz" ve daha sık post yazma hevesiyle yanar tutuşursunuz, gece uykularınızdan uyanırsınız. ey blog ahalisi.

2010 out 2011 in



DıPTıS Dıııp DıPTıS Dııııııp DıPTıs DıPTıS Dıııım...
(geyikler, çanlar falan)

Bir yılı daha devirdik a dostar.
Tabi ki de o meşhur hamleyi yapıp arkamıza dönüp bu yıl ne haltlar yemişiz diye bakacağız yeni bir yıla gireceğimiz şu birkaç gün içerisinde. Neden yapıyoruz? Eh insan zaman kavramına takık bir canlı olduğundan ve benlik kavramını da buna bağladığından olsa gerek durup durup bir geçmişe dalma, kurcalama, illa işe yarar bir şey çıkarma haliyetinde oluyor. Durum vaziyet bu olunca yeni yıla girişler tüm çeteleleri gözden geçirmek ve cari hesaplamalar yapmak açısından neredeyse ulusal bayram olarak kabul edilebilir. Bir de bu hesaplamaların sonucunda tüm hesabı zaten bitmek üzere olan, zaten canı çıkmış kan ter içerisinde kalmış olan yıla yıkmak isteyen bir grup ağzı köpüklü isyankar da her
yeni yıl döneminde rastladığımız bildik manzaralardan olmuştur. Bu grup, ki sayıları azımsanacak gibi değildir, "fuck you 2010, asshole 2010, 2010 fucked me, I never loved you 2010, go home 2010" gibi incitici ve rencide edici ifadelerle ve tabi ki trende uyup yumurta atarak bu büyük umutlarla ve kırmızı halılarla karşıladıkları yılı, bu defa popişine tekmeyi basarak gönderiyorlar. Be kafirler, el kadar 2010 size napsın? Eğer gerçekten "ability"si olan bir kavram olsaydı ilk yapacağı sanırım tüm bu provakatörleri tek tek 2011'e rapor etmek olurdu ki, abisi onları sıra dayağından geçirsin, tokat manyağı yapsın. Neyse, "yıllara acımasız davranmayın, onların da sizin gibi mağdur olduğunu görün, azıcık merhamet ulaaan" demek yerine yeterince saçmaladım. Eğer "daha ne kadar saçmalayacak, Oh good God, poor woman" iç sesi eşiliğinde okumaya devam eden varsa şimdi size çok özel threesome 2010 ajandasından çıkanları aktaracağım:

Öncelikle Şubat 2010 itibariyle blogmarkette yerimizi aldık. Bunu tabi ki de memleket çapında törenlerle kutladık. Gönderilen çelenkleri hala evlerimizde yeni yıl dönemi çam ağacı maksatlı olarak değerlendiriyoruz, destekçilerimize selam olsun.

Dugu, ergenliğin verdiği ailesini reddetme hormonunun etkisiyle bizleri "ben londralara gidip erasmuslu olacağım, peşimden gelmeyin ve beni bir daha aramayın" notuyla bırakıp gitti. Kendisi oralarda tutunamayıp yaz dönemine doğru yurda döndüğüne ve sokak ressamı olarak yaşamını kazandığına dair sanal yollarla çeşitli bildirimlerde bulunsa da ben hala kendisini görüp tutamadığım için akıbeti konusunda bir yorum yapamayacağım. gidiş o gidiş.

Efendim, Dugu'nun gidişi beni derin kederlere itmiş ve zaten bana bir beden dar gelen ankarayı benim için adeta bir winzip programına dönüştürmüştü. Lulu ile birbirimize destek olurken artık sağlıklı düşünemeyen ben ani bir kararla "ben de gidiyorum huleyn" nağralarıyla kendimi sınavdan sınava sokmak suretiyle son derece mazoşist bir tavırla istanbul bileti çıkarttım.ve bu satırları martılar ve martinim eşiliğinde yazıyorum.

Tüm olan biteni dehşet içinde izleyen LuLu ise adeta araba farlarına tutulan kedi misali "startle response" vererek, koltuğuna sıkı sıkı tutunmayı uygun buldu. Sonradan duyduk ki alkolün ve eğlencenin pençesine düşmüş, ve fazla funk yapmaktan dolayı mütemadiyen poposu seğriyormuş.

işte biz böyle muhteşem, fevkaladenin fevkinde bir yılı geride bırakmaktan muzdaribiz. Geçen yıl Lulu da ben de şu vaziyette karşıladık yeni yılı (gözyaşlarımızı korkuya değil aşırı coşku(!)ya verin):

Bazı yıllarda da şu kayıtsızlıkla kapıyı açtığımız oldu kendisine:

Ha Duguyu sorarsanız o zaten hep şöyle karşılıyor yeni yılı:


2011'e threesome halinde giremeyeceğimiz için biraz dertliyim. Ama neyse ki "senede bir gün" dizeleri bizim için yazılmamış ve biz zaten bir threesome'ız. Yeni yıla nasıl girdiğimizin, eskisini nasıl gömdüğümüzün ya da 365 günle savaşa girmenin hiçbir anlamı yok, sonuçta sadece threesome önemli. hayatınızda kaç tane threesome arkadaşınız var onu düşünün gerisini hesaplamayı boşverin, çünkü gerisi her yıl değişebilir, ama threesome baki kalacaktır.

Son olarak, Santa Claus'dan not getirdim, "bu yıl hediye dağıtmayı canım hiç canım istemiyor, ben de siz faniler gibi evde mısır patlatıp kestane yapıp tombala oynamayı deneyeceğim, birkaç kapak da viski atarım, oh mis" dedi. "biz öksüz, biz yetim mi kalacağız noel buba" dedim, kıs kıs gülerek "bu seferlik de herkes birbirine dudaktan öpücük versin yetmedi threesome yapsın" dedi. elçiye zeval olmaz lafına sığınarak iletmekle kalmayıp bu uygulamayı desteklediğimi de belirtmek isterim.

karınız bol, çikolatanız sıcak, öpücükleriniz ıslak, yeni yılınız şen olsun.

saygılar.

Nov 22, 2010

... Cezalandırılan, ama görünmek istedikleri kadar da kızgın olmayan çiftlik hayvanlarının, karanlık ahırlarda çıkardığı tek tük cıyaklamalar işitiliyordu.

Boris Vian demiş, Yürek Söken' de.

tam da böyleyim ha.

Nov 15, 2010

a part from the Joke, book of Milan Kundera.

... all i had left was time. Time I came to know intimately as never before. It was not the time with which I had previously had dealings, a time metapmorphosed into work, love, effort of every kind, a time I had accepted unthinkingly because it so discreetly hid behind my actions. Now it came to me stripped, just as it is, in its true and original form, and it forced me to call it bt its true name(for now I was living sheer time, sheer empty time) so as not to forget it for a moment, keep it constantly before me, and feel its weight.
When music plays, we hear the melody, forgetting that it is only one of the modes of time; when the orchestra falls silent, we hear time; time itself. I was living in a pause. Not in an orchestra's general pause (whose lenght is clearly determined by a specific sign in the musical score), but in a pause without a determined end.

Oct 10, 2010

belgelerim var.


bu fotoğrafta da gördüğünüz gibi balak ve miss piggy'den önceki ekibim bu şekildeydi. gelin görün ki yamuk yaptılar. neymiş trooperlar yarı robotmuş.. bende "olmaz olsun sizin arkadaşlığınız!" dedim, bastım geldim ankara'ya gerisini az çok biliyorsunuz.


ps: farkına varmayanlar için açıklama yapmak istedim: Çalıştıkça yaratıcılığım artıyor.

Sep 15, 2010

when in rome.


burası bomboş kalmış yahu!neler oluyor gençler,tatil rehaveti üstümüzde olsa gerek.
o zaman uzun zaman sonunda blogumuza bir destansı filmle geri dönmek istiyorum.
evet, miss piggy ile izleyip ortak karara vararak EN KÖTÜ FİLM seçtiğimiz "When in Rome (Aşk Çeşmesi)" dan bahsetmek istiyorum.

sanıyorum ki şimdiye kadar çekilen en amaçsız, en dayanılmaz, en acıklı, en gideri olmayan romantik komedi kendisi. Las Vegas'ın Josh Duhamel'i baş rolde olsa da, imdb'den - nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde- 5.1 almış bulunsa da ciddi anlamda insanı hayata küstürebilecek bir film. ilk 10 dakikasında kapatılmadığı taktirde, daha sonrasında bir film ne kadar saçmalayabilir merakıyla kendini izleten bir boş yapıt.

İZLEMEYİN, İZLETMEYİN!

p.s. hala da düşünüyorum Danny De Vito nasıl oldu da bu filmde rol aldı.

ama en güzeli, tek güzeli,

i dont speak idiot. espirisiydi.

yes.

Aug 12, 2010


hava sıcaktı,
beynim aktı.

Aug 9, 2010

vov!

sanırım yarın üçümüzde aynı şehirde olacağız.
heyecanlandım.

Jul 22, 2010

it's dare!

what up ma bitches!
burası çok uzun zamandır sessiz kaldı. aylardır görüşemememizin bunda etkisi olabilir ama amaç zaten burayı asıl o dönemlerde hırpalamaktı değil mi çiçeklerim:) yazın göbeğinde yaşadığımız kış uykumuzdan gözleri mahmur uyanalım ve güncel kalıp güncelleyelim lütfen!

so get your damn sweet asses back in the bloody game, sexy ladies!

şimdi... ordövr olaraktan ben bikaç ay önce sanatına aşina olduğum bir çizeri paylaşmak istedim. işleri oldukça emek isteyen kalitede ve ben neredeyse hepsini beğendim resmen. üstelik her birinin üzerine essay yazabilirmişim hissi veriyor bana (ya da ben artık ne bulsam üzerine essay yazacak mertebeye ulaştım) yani yoğun düşünceler veriyor ve üstelik artık tipikleşen illüstrasyonlardan da oldukça farklı bir çizgisi var.
kendi sitesi bizden tatlı olmasın baya şeker şuradan buyrun: http://www.evanbharris.com/
bir de flickr'ından yakın derim çünkü orada daha çok işine ulaşabiliyoruz sanırım: http://www.flickr.com/photos/evanbharris/

eh birisi de ara sıcaklara geçsin de ortam biraz daha ısınsın artık değil mi ama;)





birinizi kollarıma aldım, geriye kaldı 1! bitsin bu hasretlik.
sonra doyamayalım birbirimize.

Jun 15, 2010


aşağıda her space holiday'in son albümüne dair yazdığı ve benim zaman zaman okumaktan hoşlandığım bir yazıyı okumak üzeresiniz. derin bir nefes alıp yavaşça verin, gevşeyin ve koltuğunuza yayılıp kemerlerinizi bağlayın. sizi eve ulaştıracak yolculuğunuzun ilk uçuşunda sizi ağırlamak bizim için bir zevk.

a single hand writing several stories...

we seem to find comfort in categories and peace in placement. the world moves quickly around us. there are so many variables, and unanswered questions. who? what? when? and more importantly why? we feel like we constantly need to pick a side and stick with it...whether it be politically, socially, or artistically. despite the fact that our outlooks and philosophies are ever changing with each passing day. I have struggled with this often through the years. taking one facet of myself, both personally and creatively, and holding onto it so tightly, until there was nothing but ash in my hand. who would i be without a definite description? a tangible tag line? the weight of one question can be enough to make a back break. i picked up the phone and called an old friend.

"this is how i am feeling...and i don't exactly know what to do with it"

"come visit me" she said "and we will figure it out together"

i packed my bags. three pairs of pants. two shirts. and one old notebook that i had yet to press a pen to. i kissed ella on the cheek and said. "i will see you when it's sorted." for two days we sat in silence on that beach and listened to the waves. foolishly, i waited for an answer to wash up on to the shore. but by my sandy feet there was only an old rusty bottle cap to speak of. this was of no surprise to me.

"nothing is easy" i thought.

"yes" she said aloud, "everything is possible!"

i looked at her. as deep into her big eyes as i could stand. it was such a simple four word statement. yet, it sat inside me with the strength of dynamite. little explosions started going off in my head that got bigger and bigger and bigger. with my lips slightly moving to the beat of the moment, i kept repeating her words over and over to myself...

"yes...everything is possible, yes...everything is possible, yes...everything is possible."

she sat back on her elbows and stretched out in the sun.

"you know" she said. "the thing with you, is that you somehow managed to take a tiny percent of yourself, the smallest fraction, and turn it into your only equation. in this life, there are so many sides to everything. and that includes you. you have so many things waiting to come out...and yet you insist on building from only one part of yourself. you wouldn't point to your pinky and say this is my entire body. just like you wouldn't look at one branch and declare that this is a tree. but if you add all of the little puzzle pieces together, it makes up one entire picture. but right now, how you live, and how you create, you are just a little torn corner of a photograph. and i know deep inside you, even more so than me, you are dying to see what's in the rest of the frame"

she continued....

"a single hand can write several stories. you have made your point. You have said everything you can about it. lay that old character aside for a minute and allow yourself to make some new ones. put them in films, paintings, poems or songs. give them different names if you like...they can be heroes or villains, it doesn't matter. but what does matter is that all of them together, standing side by side, will make up one thing as a whole...and that's you. be brand new, let yourself have the innocence of a kid again. have it be your call to arms...make a revival out of it."

i reached into my bag and pulled out my crumpled, empty notebook. she handed me a pen that was resting in secret behind her ear that suggested she knew all along that this is where the story would begin . i scribbled out four words of my own...

"THE NEW KID REVIVAL"

she looked at the smudged ink, gently smiled and said...
"i guess you're ready to go home now."



Jun 9, 2010

the bravery

I am hiding from some beast
But the beast was always here
Watching without eyes
Because the beast is just my fear
That I am just nothing
Now its just what I've become
What am I waiting for
Its already done

Ohhhhhhh

Jun 3, 2010

ruben brulat.



bu fotoğraflara bayılırım.
aman dikkat!!
sakın üçümüz aynı anda, aynı şehirde bulunmayalım.
maazallah patlar matlar!!
neyse gönüller bir olsun!!

May 26, 2010

olley.


yarın da duygu'yla ve m. ile buluşacak olmanın sevinçli kutlamaları var kalbimde.
gerçekten heyecan yaptım yarebbim.
bal gibi bir çiftle olacağım yarın.
miss piggy bir de siz bize zaman ayırın efenim.özlemekten tükendi kalbim.